14 Mayıs 2014 Çarşamba
SOMA
İnançlı bir insan olmayabilirsiniz, ben de değilim. Ama şu anda 300 insan yerin dibinde can pazarı yaşıyor. Hepimizin en büyük korkularını, yanarak, boğularak, ezilerek ölme korkularının hepsini aynı anda hissediyorlar. Dışarıda binlerce insan babasını, kocasını, kardeşini her dakika daha az umutla bekliyor. İçinizden bir dua edin, daha evvel hiç etmemiş olsanız bile. Belki vardır, belki duyar, belki bu memlekette her işin dönüp dolaşıp ona kalmasından bıkmamıştır. Belki.
4 Mayıs 2014 Pazar
KİTAPLARIM
Pertev Naili
Boratav – Az gittik uz gittik. Bu kitap muhtemelen doğduğumdan beri bende. Şaka
değil. Benden 2 yaş büyük. 67 tane masal var içinde. Peri kızları, dervişler,
bir dudağı yerde bir dudağı gökte devler, saçma sapan işler. Gözümü kapatsam
ezbere okurum, ama gene de gözüm açık okuyorum döne döne. ‘Evvel zaman içinde
kalbur saman içinde’ diye başlıyor. Tabii ki J
Eflatun Cem Güney
– Adını hatırlamıyorum L Zaten bende değil artık, kim bilir ne oldu.
Resimlerini Abidin Dino’nun çizdiği muhteşem bir masal kitabıydı. Ben de o
resimlerin kenarına kendi resimlerimi çizmiştim. Her şeyin 40 gün 40 gece
süreceğini ve her yere az ve uz
gidileceğini sanıyordum. Yaş 4 falan J
Fernand Nathan –
Contes et Légendes Grec et Barbare. Okul kitabı. İçinde Hachette Kitabevi
damgası var. Elif Bilgin 7-A yazıyor. Benim için kıymetini siz düşünün! Mitoloji
dersi kitabı. Bütün tanrılar, tanrıçalar, yarı tanrılar ve ölümlüler. Paris,
Helene, Iphigenie… Hatırlıyor musunuz kızlar? ‘Il y a beaucoup, beaucoup
d’années, en Asie Mineure, proche de la mer, existait une ville qui avait pour
nom Troie’ diye başlıyor.
Orhan Pamuk -
Neredeyse bütün kitapları. Kara Kitap’la nefesimi kestiğinden beri. (Napiyim seviyorum adamın kitaplarını) ‘Yatağın
başından ucuna kadar uzanan mavi damalı yorganın engebeleri, gölgeli vadileri
ve mavi yumuşak tepeleriyle örtülü tatlı ve ılık karanlıkta Rüya yüzükoyun
uzanmış uyuyordu.’
Stephen King –
The Stand. Edebiyatçılar burun kıvırabilir istedikleri kadar ama The
Stand’i, ki kafam kadar bir romandır,
yazmak için insanın içinde birazcık Tanrı olmalı diye düşünüyorum. Şimdi de
gene kafam kadar başka bir romanı ile boğuşuyorum. Under the Dome. Saygılar Mr.
King. The Stand ‘ Sally. Wake up now Sally’ diye başlıyor.
Rebecca Wells –
The Divine Secrets of Ya Ya Sisterhood. 3 nesil Bayou hayatı. O da ne
diyeceksiniz, okuyun da görün J Hatta filmi de çekilmişti. ‘Tap dancing child
abuser. That’s what the Sunday New york Times from March 8, 1993, had called
Vivi’ diye başlıyor.
Charlie Huston –
Six Bad Things. Rollercoaster gibi bir kitap. Meksika, Kaliforniya, Rus
Mafyası, Las Vegas… bu türün çok çok güzel yazılmışı. ‘I’m sitting on the porch
of a bungalow on the Yucatan Peninsula with lit cigarettes sticking out of both
my ears’ diye başlıyor J Durum anlaşıldı sanırım.
Laura Esquirel –
Like Water for Chocolate. Filmi seyretmişsinizdir belki ama kitabı da okuyun.
Meksika ilginç bir yer. Bütün kitapları biraz masal gibi oluyor. En azından
benim okuduklarım. Her bölüm bir yemek tarifiyle başlıyor ve sonra masal devam
ediyor. ‘To the table or to bed, You must come when you are bid’ diye başlıyor J
John Lanchester –
The Debt to Pleasure. Yemek kitabı kısvesi altında deneme kitabı gibi yapan bir
roman. Hem de cinayetli falan. Çok leziz. Tadı damağınızda kalabilir. ‘ Spring,
optimum time of the year for suicides, is also an excellent season for the
cook’ diye başlamıyor, bu cümle 2. Bölümden J
Martin Amis –
Time’s Arrow. Benjamin Button’ın senaryosunun bu romandan esinlendiğini hatta
aparıldığını düşünüyorum. Ama zannetmeyin ki hikaye o. Mr. Amis’le karşılaşıp
uzun bir sohbet etmek isterdim. Mantar içmek gibi bir şey olurdu sanırım.
Zamanın ters aktığı bir roman yazmış adam. ‘what goes around comes around’ diye
başlıyor, ya da bitiyor, kitabı ne tarafından okumaya başlarsanız.
Junichiro
Tanizaki – The Makioka Sisters. 2.dünya Savaşı sonrasın’da Osaka. Kaybolan
Japon aristokrasisi. Bu kitapta hiçbir şey olmuyor. Yani öyle olaylar, aksiyon,
bir ana akış falan yok. Bir aileyi camdan izliyormuşsunuz gibi. Çok sade ve
güzel. Pek anlatamadım biliyorum ama güzel işte. ‘Yukiko’s diarrhea persisted
through the twenty-six, and was a problem on the train to Tokyo’ diye bitiyor,
o kadar kötü anlattım ki nasılsa okumayacaksınız, sonunu söylememde sorun yok.
Alice Sebold –
The Lovely Bones. İç karartıcı ama bir şekilde masalsı. Filmi de çekilmişti
sanırım. ‘My name is Salmon, like the fish, the first name Susie. I was
fourteen when I was murdered on December 6, 1973.’ diye başlıyor.
Pete Hamill –
Forever. Cormac O’Connor 1740 yılında İrlanda’dan New York’a geliyor. Tabii ki
nasıl olduğunu anlatmayacağım bir şekilde şöyle bir şansa / lanete sahip
oluyor. Ölümsüz. Ama Manhattan’dan dışarı çıkmadığı sürece! Bir sürü meslek,
bir sürü insan, sürekli değişen ada, sonsuz bir hayat. Central Park’ın ilk
hali… Ben bayılmıştım. ‘There he is, three days after his fifth birthday,
standing barefoot upon wet summer grass.’ diye başlıyor ve yüzyıllarca devam
ediyor.
Bret EastonEllis
– Glamorama. Çok acayip çok. Glamorama edebiyata Nirvana’nın Rock’a yaptığını
yaptı’ demişler. Ben daha ne diyeyim? İlk cümlesini yazmıyorum çünkü tam 15
satır. Ama 2. cümle ‘ Nobody around here has to wait long for someone to say
something.’
Anthony Bourdain
– Kitchen Confidential. Anthony abi televizyona çıkıp çok meşhur olmadan çok
çok önce, sıkı bir aşçıyken yazdığı süper bir kitap. Zaten kapağındaki resimde
soğanın cücüğü gibi J (Çok genç manasında yazdım ama açıklamazsam kimse
anlamayacak sanırım). ‘It is one of the central ironies of my career that as
soon as I got off heroin, things started getting really bad’. Hahahahaaa
Louisa May Alcott
– Küçük Kadınlar. Jo hep kahramanım olarak kalacak. Uzun seneler baş ucumdaydı.
Şimdi nerede bilmiyorum. Yenisini almalıyım.
Gabriel Garcia
Marquez – Kırmızı Pazartesi. Bir cinayet işlenecek, herkes bunu biliyor ama
kimse bir şey yapmıyor. Marquez için bir şey söyleyip haddimi aşmak
istemiyorum. Saygılar. ‘Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun
geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 5:30’da kalkmıştı’ diye başlıyor.
Haruki Murakami –
Sahilde Kafka. Murakami’yi daha bir iki senedir keşfetmiş olmam tamamen benim
ayıbım. ‘Öyleyse para meselesi bir şekilde halloldu? diyor Karga adlı
delikanlı, o her zamanki sakin konuşma tarzıyla.’ Keşke Japonca bilsem de Karga benimle de
konuşsa.
Umberto Eco –
Gülün adı. Yayınlandıktan 3 gün sonra bitirmiştim ama kimse inanmamıştı. 600
küsur sayfa. Tam vize haftasında çıkmış olması Can Yayınlarının ayıbıydı tabii.
‘Kasım sonlarında güzel bir sabahtı’ hem kitapta hem de hayatta J
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)